Dağkadı Köyü, Gölyazı ve Ağlayan Çınar

2013-11-25 01:42:00

 

Cuma günü babamla Erdek'e doğru yola çıktık. Yıllardır ekemediğimiz bir bahçemiz var. Neredeyse 30 yıl önce alınmış. Her yıl Erdek'te olduğumuz halde bir türlü gitmediğimiz ve bakmadığımız. İçinde elma, zeytin, incir ve dut ağaçları da var. Bakmıyorduk ama her yıl meyvelerini alıyorduk. Suat 8 yıl önce ben burayı ekeceğim ve burada oturacağım demişti. babamla yine bu zamanlarda gitmişler ve neler yapacaklarını planlamışlardı. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Suat gitti, bahçe kaldı, tam tersi olsaydı ne güzel olurdu...

Annem bahçenin uğursuz olduğunu düşündü, oysa ceviz yoktu içinde, bizim oralarda ceviz ağacının uğursuz olduğuna inanırlar. Geçen yıl yine mart ayında karar verdik, gidelim yapalım diye ama bu seferde Çırnaz gitti. Annemin düşüncesi artık kesinlik kazandı. babam bu yaz tüm olumsuz düşünceye rağmen oraya bir konteyner koydu, elektrik su bağlattı. Biçildi, temizlendi, biz de bir ekili ağacımız olsun diye bu hafta ekmeye gittik. Giderken yolda lastikklerin havasına baktırdım ama yolda birden araba sağa çekmeye başladı, bir benzin istasyonuna daha girdik ama bizi lastikçeye yönlendirdiler.Bursa Karacabey arasında Dağkadı köyü, yoldan 500 metre içeride, zengin bir köy olduğu belli. Evler güzel, bahçelerdeki arabalar son model, araya serpiştirilmiş station kartal ve renolar da var.Bu modellere hastayım zaten, sinyal ve sellektör anlamayan sadece korna ile hareket eden arabalar. Bunlar öyle acayipler ki, içlerine 25 kişiyi sığdırabiliyor. hani hep bir bilmece vardır ya 4 fil bir vosvosa nasıl biner diye, sıkıysa o soruyu kartal ve renoya 25 kişi nasıl biner diye sorsunlar...

Lastikçi köy meydanında, meydanda Atatürk Büstü ve aşağı yukarı her dükkanda Türk Bayrağı. Meydanda bir de benzin istasyonu var. Lastikçi beklerken benden bir çay için dedi kahvede. Kahveye girdik, adamlar tek bir noktaya bakıyor. genelde tek oturuyor, kalabalık oturanlar kağıt oynuyor. kapı açıldı tabi biz girince herkez bize baktı, merhaba dedik, hoşgeldiniz dediler ve yine aynı noktaya bakmaya devam ettiler. Ben de o noktaya döndüm, bir televizyon ama sesi yok pür dikkat ona bakıyorlar. Kahveci geldi,  babam lastikçi gönderdi bizi çay içeceğiz dedi, büyü bozuldu, hepsi tek tek başladı "lastikçi yaramaz adamdır" diye. Biz de makbul olmadık Dağkadı köyünde....

Erdek şahaneydi, sessiz, sakin ama çalışmaktan pek göremedim. Ağaçlarımızı ektik, her meyveden bir iki ağacımız oldu. Ama bittik valla, kaz, belle, ek, bağla, sula 2 gün sıkı çalıştık. Komşu bahçede pazarcı Mustafa var, ördekleri, kazları, tavukları, horozları var. Ben kazıyorum o iğrenç tavuklar ordu gibi geliyor, kazılmış topraktan solucan çıkıyor ya onları yemek için, benim kazdığım yerleri eşeleyip duruyor. Bir de yüzsüzler kaçmıyorlar bile, kazlar ise daha sinir bozucu ekip ruhu ile geziyor, ters hareket yaptığımda ekip olarak kınıyor ve dünya umrumuzda değil gibi geziyorlar. 3 tane de yavru çoban vardı ve bizim orada kırmızı yılan var arada da onlar çıkıyor. Bu sabahta bebek enginar ve baklaları ektik, öğlenden sonra yola çıktık. Artık dikili pek çok ağacımız oldu, yaban mersinimiz bile .. 

Yol da babam Gölyazıya girelim demişti. Dönüşte tam da hava kararıyordu, girişi bulmak bayağı zor olsa da becerdik. Bursa Karacabey arasında Bırsa yolu üzerinde Gölyazı tabelası var. mutlaka bir gün gidin. Ulubat gölünün ortasında harukulade bir köy. Eski rum evleri hala korunuyor, bisiklet ve yaya öncelikli yol tabelaları her ye

re asılmış. Yoldan ayrıldığınızda zeytinliklerin ortasından gidiyorsunuz Gölyazı'ya, yemyeşil, sizi Rum evleri karşılıyor, köyün meydanına gelmeden çok bakımlı bir kilise var ve Ulubat gölünün kenarına geliyorsunuz. balık lokantaları her yanda. Yeşil, göl ve tertemiz bir yer. Neşeli, rahatlatan bir köy.

Gölyazı, Bursa-İzmir karayolunda eski adı ile Apollont gölü kıyısında küçük bir yarımadada. Tarihi, Roma dönemine kadar gidiyormuş. Apollon Krallığı'nın merkezi olarak biliniyormuş. Köyün başlıca geçim kaynağı günümüzde b

alıkçılık ve zeytincilikmiş.  Ayrıca her sene düzenlenen Leylek Şenliği varmış. Hikayeye göre ise,  Marmara Denizi'nin güneyinde bulunan Odryes Çayı, Bandırma'dan denize dökülürmüş. Bugünkü Ulubat Gölü'nün olduğu yerde Apollonia Krallığı, Odryses Çayı'nın bulunduğu yerde de Melde Krallığı kuruluymuş. Melde Kralı, Apollonia kralının kızını oğluna istemiş. Ancak kız, bu izdivaca gönlü olmadığı için prensle evlenmemiş. Apollonia Kralı da kızını korumak için, bir tepe üzerinde saray yaptırarak kızını buraya saklamış. Bunun üzerine çileden çıkan Melde Kralı, oğluna istediği kızı alamamaktan dolayı kırılan onurunu onarmak için intikam alma yoluna gitmiş ve Odryses Çayı'nın yolunu değiştirip Apollonia kentinin bulunduğu topraklara akmasını sağlamış. Böylece tüm Apollonia toprakları sular altında kalırken prensesin bulundugu sarayın çevresi sularla çevrili bir ada olarak kalmış. İşte efsaneye göre Ulubat Gölü de böyle oluşmuş. 

Bir de Ağlayan Çınar var şimdiki adı Gölyazı olan Apolyont şehrinde, Osmanlı döneminde Rumlar ve Türkler birlikte yaşarmış. Bizim delikanlı Mehmet güzeller güzeli Rum kızı Eleniye sevdalanmış. Çocukluktan beri süregelen bu aşk, Kurtuluş Savaşı yıllarında Rum köylerinin boşaltılmasııyla birlikte bir kabusa dönüşmüş. Mübadele ile Apolyontta bulunan Rumlar ile Selanik te bulunan Türkler yer değiştirmiş. Apolyonttan topyekün yola çıkan Rumlar içerisinde Mehmet'in sevgilisi Eleni ve aileside varmış. Bunu öğrenen Mehmet kalabalığın içerisinde sevdiği kızı Eleniyi aramaya başlamış. Tam onu gördüğü sırada Eleninin büyük ağabeyi Yorgi Mehmet'in yolunu kesip geri dönmesini ve Eleniyi unutmasını söylemiş. "Bizler artık kardeş komşular değil, düşman iki milletiz. Bu iş asla olmaz!" demiş. Mehmet sevdasından asla vazgeçmeyeceğini gerekirse bu uğurda canını bile vereceğini söylemiş. Bunun üzerine sinirlenen Yorgi, hançerini çekip defalarca Mehmete saplamış. Aldığı yaralarla acılar içerisinde kıvranan Mehmet, son bir gayretle Eleniyle gizli gizli buluştuğu ulu çınarın oyuğuna kadar gelmiş.
Vücudundan akan kanlarla çınarın oyuğuna şunları yazmış:"Canım sevdiğim, sonsuza dek seni burada bekleyeceğim." Konvoy ilerlerken Eleninin sırdaşı, can dostu Penelopi, Yorgi ile Mehmet arasında geçen tartışmayı görm
üş koşarak can dostunun yanına giderek bütün olan biteni anlatmış. Olanları öğrenen Eleni, bir fırsatını bulup konvoydan ayrılarak doğruca sevdiğine koşmuş. Ancak çınarın oyuğuna geldiğinde her zaman en mutlu anlarını geçirdiği bu ulu çınar onun kabusu olmuş. Biricik sevdiği kanlar içerisinde oracıkta boylu boyuna yatıyormuş. Sevdiğinin başını kollarına almış, son kez gözlerine bakmış, hıçkırıklar içerisinde ağlayarak "Merak etme bitanem, az sonra kavuşacağız ve sonsuza dek bu çınarın oyuğu olacak yuvamız, bu çınar var oldukça sonsuza dek yaşayacak sevdamız..."demiş. Daha sonra belinden çözdüğü kuşağının bir ucunu çınarın bir dalına, diğer ucunu da boynuna geçirerek oracıkta canına kıymış. Efsane odur ki; ulu çınar bu hazin öykünün ardından kanlı gözyaşları dökmeye başlamış. 
 
Ağaç koruma altında, hala ağladığını söylediler ama ben görmedim. Ağacın olduğu yerde bir kahve var, hem kahve hemde lokanta. buralımısınız diye sordum, yok Çorum'luyuz dediler...Çorum'dan gelmişler ilk turistik işletmesini açmışlar Gölyazı'da. Bundan 5 yıl öncede Yunanistan'daki Gölyazı'lılar gelmişler ve tekrardan buluşmuşlar. Eğer hafta sonu ne yapacağız diyorsanız ve görmediyseniz mutlaka gidip görün. İstanbul'a 2 saat uzaklıkta. Memnun kalırsınız ve sırıtarak  çıkarsınız Gölyazı'dan...
 
 

191
0
0
Yorum Yaz